Ağaç Ki Eğile Eğile İbadet Olmuş – Arif Nihat ASYA

– QaOs

AĞAÇ Kİ, EĞİLE EĞİLE İBADET OLMUŞ

Bir ağaç ki, eğile eğile
İbadet olmuş,
Bir ağaç ki “ağaç” deyip geçmek
Adet olmuş

Dalları sallana sallana
Salıncak,
Budakları inile çıkıla
Basamak,

Kendisi renkten, ışıktan, kokudan
Bir demet olmuş,

Cenneti anlatan
Bir ayet olmuş.
Karışmış dallar dallara,
Kuşlarını çağırır yollardan.
Uçurur kuşlarını yollara…
Rengiyle, kokusuyla,tadıyla
Ziyafet olmuş.

Bir ağaç ki “ağaç” deyip geçmek
Adet olmuş.

Başörtüsü – Arif Nihat ASYA

– QaOs

BAŞÖRTÜSÜ

Ne demekmiş
“Yasak!”
İşiniz mi kalmadı
Yapacak?

Ne diye karışırsınız
Saçımıza-başımıza,
Bizi oyuncağınız mı sandınız
Bakıp yaşımıza?

Sebebini anlatamayacağınız
Çocukça bir devrin hevesinden
Karşınızdaki en güzel portreleri
Mahrum ettiniz çerçevesinden!

Kim demiş, ki:
“Başörtüsüydü o!”
Başımızın -renk renk-
Süsüydü o!

Altında saçlarımız,
Arkadan, ne hoş sarkardı;
Kimimizde -örgü örgü- sarmaşıklaşır…
Kimimizde, su olup akardı!

Şu, bu nâmına “Yasak!” demiş
Bulundunuz, tezelden;
Ne olurdu, anlasaydınız biraz da,
Güzellikten, güzelden!

Siz, bizden değilsiniz,
Tanımıyoruz hiç birinizi,
Çekin başımızdan
Ellerinizi!

Bir gericilik tutturmuşsunuz;
Gericilik değil, Türk’ün köy modasıdır bu…
Üstelik, ninemizin başımızda
Taşıdığımız hatırasıdır bu!

Dediniz: “Çıkacak başınızdan
Başörtünüz!”
Alın -öyleyse- onunla
Yüzünüzü örtünüz!

Kalk Yiğitim – Arif Nihat ASYA

– QaOs

KALK YİĞİTİM !

Kalk yiğitim, yine dağbaşını duman aldı…
Parçalandı bir kıtanın toprakları,
Aslan payını aslan olmayan aldı…
Kalk yiğitim, yine dağbaşını duman aldı.

Tulgalı, tulgasız başlar alayı…
Kanadlı, kanadsız kuşlar…
Aşılmamış dağlar, çıkılmamıs yokuşlar…

Dağları, tasları akar sulariyle
Şu tanıdık toprakta
Bir büyük dünya parçası
Fatihini aramakta.

Dünyayı ahretten ayıran
Duvarları yık da gel,
Ay doğar gibi, gün doğar gibi
Şu kıpkızıl ufuktan çık da gel!

Kalk yiğitim, yine dağ başını duman aldı.
Parçalandı bir kıtanın toprakları;
Aslan payını aslan olmıyan aldı…
Kalk yiğitim, yine dağbaşını duman aldı.

Masallarla – Arif Nihat ASYA

– QaOs

MASALLARLA

Benim de bir annem olsa annemin
Beşiğini seve seve sallardım;
Gülse güller açılırdı içimde
Ve ağlasa inci inci ağlardım.

Işılda ey mavi saray ışılda:
Pırıl pırıl şehnişinler, kapılar…
Senin kırk gün, kırk gecelik düğünün,
Benim kırk gün, kırk gecelik yasım var.

Sesler gelir sarnıçların dibinden:
-Çıkayım mı, çıkayım mı?
Çık da gör!
Bir yakılmış, bir yıkılmış yerdeyiz…
Daha neler yıkacaksın yık da gör!

Çağlar yüksük dolusuymuş ve hayat
İki iğne bir çuvaldız boyu yol…
Söyle anne: Neye yarar, niçindir
Demir çarık, demir asa, demir kol?

Oğlun oldum ey anneler annesi…
Türküce de masalca da bilirim,
Şehnişinden sarkıtırsan saçını
Saçlarına tırmanarak gelirim.

Mezartaşı Çiçekleri – Cemal SÜREYA

– QaOs

MEZARTAŞI ÇİÇEKLERİ

70.000 aşk ve 90.000.000 dize:
Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor!
N’olur yolcu, sevaptır, sakın üşenme
Yukardaki sayıya bir sıfırda sen ekle.

Mutsuzluk Gülümseyerek – Cemal SÜREYA

– QaOs

MUTSUZLUK GÜLÜMSEYEREK

Mutsuzluk gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir;
Banliyo treninde rastladığımız
Sınav saatini kaçırmış liseli kız,
Hep kazanırsın ey çözümsüzlük!

Ey otobüssever ey Troya yolcusu!
Anımsarsın günlerce konuşup durmuştuk
O İB(ipekböceği) sesli kadını;
Birinin Grönland’ı olmaya hazırlanıyordu.

İki çay söylemiştik orda, biri açık,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir – Cemal SÜREYA

– QaOs

OTELLER HANLAR HAMAMLAR İÇİN SÜREKLİ ŞİİR

Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,
Daha çok seviyorum Cansever’i, Uyar’ı, Can Yücel’i
Bir de fethi Naci’yi, ve elbet Mustafa Kemal’i
Ankara Ankara
Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?
Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.
Opera: içine dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir
keman kutusu,
Osmanlı Bankası davul;
Ve Emlak Kredi’yle başlayan camdan metalden bir melodika
ordusu:
Dol (An) kara bakır dol!

Biletim öldü;
Gömleğim kirli.

Ek yapıların ana yapıları böyle ezip geçmesinde
Yoksa ölümcül bir beğeni de mi gizli?
Ne derdi buna Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?
Tiren kuşları daha Eskişehir’den başlayarak
Çarpa çarpa bedenlerini kara vgonlara
Can boyasıyla çizer portresinin ilk çizgilerini.
Evliya Çelebi’ye kenti gezdiren rehberin de
Sesi yeraltından geliyordu ve kemiktendi elleri.

Bir kadın torbaya doldurulmuş gibi yürüyor
Yine de, belli, içi içine sığmıyor.

Büyük Millet Meclisi’ni hiç gözden kaçırmamakta
O nereye giderse peşini bırakmayan Ankara Oteli:

İş Bankası da kendine özgü bir humour’la süzüyor
Şimdi biraz daha aşağıda kalmış Anıt-Kabir’i.

İşe bak, dün humour sözcüğü için Fransevi’yi açtıydım,
“Şetaret” diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:
Ey şetaret bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya’ya!

Ben öyle her şeye dikkat eden bir adam değilim,
Ama biliyorum DÇM için Marmara Oteli’ne gideceğim
Yakamda gizlilik rozeti, eh çobanıllık da caba;
Vergi iadesi için de Stad Otel var,
Paraşüt kulesini yukardan görmüş olursun ayrıca.

Adını titizce saklayan bir sokak buldum
Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
Belki de oralarda bir yerdesin,
Sen tavşan aralığı,
Sen ağzımın tadı,

Bir buluş gibisin!

- Ağır ol Bay Düzyazı,
Sen ancak uçağa binebilirsin!

II. 
Ankara Ankara.
Ey iyi kalpli üvey ana!

III.
Biliyor musun başkentim nedense
Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,
Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
Ben acılarıma yeterince.

Tek boynuzlu yapılar arasında
İki katlı ve gözlüklü bir hayırevi
Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
Aşkım değilsen haber ver benzerimi!

Her şey öyle yeni ki burda
Kolunu kaldırsan yarının folkloruna katkı
Ama ben budalalıklarla doldurdum
Yıllarca bütün boş sayfalarımı.

Şurda işte tam şu noktada Dede’nin
İç çekişi Bach’ın soluk alışına karışıyordu,
Bir kapıyı açtım ürktüm ve kapattım
Bir milyon adam ayakta bira içiyordu.

Kim kimdik o gün, unuttum şimdi,
Yalnız buz gibi bir odada oturduğumuz aklımda,
Hani o arsız sonbahar küçücüğü
Gözündeki arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.

Sen temiz hava saklı su

Sen bayan Nihayet

Sen bir mevsimin sanat eki

Çeşmeler adın kokulu!

IV.
Hoparlörlerinde halı ve mevlithan
Gri gözlerinde zararsız kırlangıçlar,
Alnaçlarının ardında kirli kan,
Önündeyse temiz ve vurulandan akan.

Bugünün şarkısıdır ama yarın için
Çıkan her kurşun patlayan silahlardan,
Katılaş dur yukarda katılaştığın kadar
Artık bir özel ad oldun ey Duman!

Kooperatif evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!
Alüminyum mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,
Adakale Sokak’ta İlhan Berk’i görür gibi oluyorum
Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri

Şöyle mi derdi İlhan Berk:
“Sevdiğim kadınlar yaşlandınız hepiniz
Ama, inanın, yine de özlediğim sizlersiniz.”

Salah Birsel bu dizeleri şöyle geliştirirdi:

“İsterseniz İlkyazın gazinosuna
Hep birlikte garson girebiliriz.”

Aldı Cahit Sıtkı:

“Özgürlüğümün bir parçası oldun artık
Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın orda.”

Cahit Külebi:

“O ozanlar var ya büyük ozanlar
Biz yanarken çıkardığımız dumanlar.”

Evet, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun
Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.

Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı’nın kasabalısı,
Ve içtiği rakı kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki
Metin Altıok’a devredip masadaki yerini
İnanılmaz biçimde bu kentten gittiydi.

Tam Ataç Sokak’tan Pazaryeri’ne dönüyorum ki
Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına
Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya
Rengârenk kır çiçekleri gibi.

- Şair arkadaş,
Bir derdin mi var
Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
Ankara’ya gelmelisin.

V.
Yakındoğu’nun düpedüz İtalyancası: Farsça
Yakındoğu’nun zengin Fransızcası: Arapça

Yakındoğu’nun duru İngilizcesi: Türkçe
Yakındoğu’nun dallı İspanyolcası: Kürtçe

Yakındoğu’nun kırık Portekizcesi: Lazca
Yakındoğu’nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme

Yakındoğu’nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,
Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de.

VI.
Ankara Ankara
Müfettişler arasından geçiyor tren

Perdeli – Cemal SÜREYA

– QaOs

PERDELİ

Mutluluk,
Diyordu adam,
Her konuda
Tekrara düşecek kadar
Rahat olmak.

Rahatsın,
Diyordu kadın,
Ama o sırada
Birdenbire
Odayı
Sözgelimi
Brezilya’ya
Çevirir
Bir çiçek.

İyi niyetlidir musluk,
Diyordu adam,
Yüzüne çarptığın
Ve içtiğin su
Aynı serinliktedir.

Mutluluk mu,
Diyordu kadın,
Mutluluk:
Açan tütün
Körelten tütün.

Roman Okudum Seni Düşündüm – Cemal SÜREYA

– QaOs

ROMAN OKUDUM SENİ DÜŞÜNDÜM

Bende tarçın sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında

Bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi
Üstünde iki yonga: Çarşamba, bir de cuma

Ayrılık lafları etme sevgilim
Önümüz Temmuz önümüz Ağustos nasıl olsa

Kolkola yürüyoruz tek tük öpüşüyoruz
Sonra ayrılıyoruz korkuyoruz da

Kimi zaman neden kalabalığın içinde duruyoruz da
Kimi zaman bir köşe arıyoruz en sapa

İşimiz mi yok, şu Akay’a sapalım istersen
İstersen garson girelim ilkyazın gazinosuna

Börekçi! diye bağır istersen şurda
Kısmet çıkar -sanırım- Emek’te oturan kıza

Abiler! Abiler! diye bir şey satayım ben
Mendilim kalmamış kağıt peçete yok mu çantanda?

Üç peseta gibi bir paraya dondurma yemiştim
Madrid’te yemiştim, ve çatılardan kanguru akıyordu
Londra’da

Seversin mi beni, doğru söyle ama? – Sigara?
Ne eflatun etin var, yanarca mı yanarca

İnan Selimiye’nin minareleri gibisin
Her seferinde başka yoldan çıkılır nirvanaya

Sevgilim Ben Şimdi – Cemal SÜREYA

– QaOs

SEVGİLİM BEN ŞİMDİ

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
“Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz”.
Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere
O gülün yüzü gülmüyor sensiz
O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
Hepten hüzünlü bu günlerde
Gür ve çoşkun bir günışığı dadanmış pencereye
Masada tabaklar neşesiz
Koridor ıssız
Banyoda havlular yalnız
Mutfak dersen – derbeder ve pis
Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş
Vantilatör soluksuz
Halılar tozlu
Giysilerim gardropda ve şurda burda
Memo’nun oyuncak sepeti uykularda
Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
Radyo desen sessiz
Tabure sandalyalardan çekiniyor
Küçük oda karanlık ve ıssız
Her şey seni bekliyor her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını
Ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi