Nazım Hikmet hakkında bilgi

etiketler)

Davet – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…

Nazım Hikmet (1901 – 1963 ); Yazdığı şiirler yüzünden yıllarca hapis yatan, ülkesinden kaçmak zorunda bırakılan ve vatan hasreti çekerek Moskova’da hayata veda eden bir şair…
Ülkesinde hep yargılandı, eserleri hep suç unsuru oldu ve yayımlatma fırsatı bulamadı. 1951′de askerlikten kaçtığı için bakanlar kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı. 1952′de polonya vatandaşlığına alındı. 1962 yılında da Nazım hikmet’e Sovyetlerbirliği pasaportu verildi. 58 yıl aradan sonra 06.01.2009′da Nazım hikmet tekrar T.C. vatandaşlığına alındı.

Arama Kelimeleri:


Memleketimden İnsan Manzaraları 2 – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI – 2

Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim,
Atlantiğin dibinde
dirseğime dayanmış.
Bakıyorum yukarıya:
bir denizaltı gemisi görüyorum,
yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde,
yüzüyor elli metre derinde,
balık gibi, efendim,
zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum.
Orası camgöbeği aydınlık.
Orda, efendim,
orda yeşil, yeşil,
orda ışıl ışıl,
orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum.
Orda, ey demir çarıklı ruhum,
orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum,
orda dünyamızın ilk kımıldanan eti,
orda bir hamam tasının mahrem şehveti,
mahrem şehveti efendim,
gümüş kuşlu bir hamam tasının
ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları.
Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları
kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının,
orda hayat, tuz, iyot,
orda başlangıcımız, Hacıbaba,
orda başlangıcımız
ve orda hain, çelik ve sinsi
bir denizaltı gemisi.
400 metroya kadar sızıyor ışık.
Sonra alabildiğine derin
alabildiğine derin karanlık.
Yanlız ara sıra
acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde
ışık saçarak.
Sonra onlar da yok.
Artık dibe kadar inen
kat kat kalın sular kati ve mutlak
ve en dipte ben.
Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba,
upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin
dirseğime dayanmış,
bakıyorum yukarlara.
Avrupa Amerika’ dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır
dibinde değil.
Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra.
Omurgalarının altını görüyorum,
omurgalarının altını.
Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri.
Dümenleri ne tuhaf suyun içinde
İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor.
Köpekbalıkları geçti gemilerin altından,
karınlarını gördüm
ağızları da orda.
Gemiler şaşırdılar birdenbire,
herhalde köpekbalıklarından değil.
Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim
bir torpil.
Gemilerin dümenlerine baktım:
telaşlı ve korkaktılar.
Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı,
gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini
karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı.
Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz.
Gazgemileri düşmana ateş açarak
insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak
batmaya başladılar.
Mazot, gaz, benzin,
tutuştu yüzü denizin.
Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan,
yağlı ve yapışkan
bir alev deryası efendim.
Kıpkızıl, gömgök, kapkara,
arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara.
Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak.
Köpürüp, dağılıp parçalanmalar.
Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak.
Gece uykuda gezenler gibi bir hali var:
lunatik.
Geçti kargaşalığı,
girdi deniz dünyasının cennetine.
Fakat durmadan iniyor.
Kayboldu ıslak karanlıkta.
Artık baskıya dayanamaz, parçalanır.
ve direği, efendim, bacası yahut
nerdeyse yanıma düşer.
Yukarda insanla dolu denizin içi.
Bir tortu gibi dibe çöküyorlar
tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba.
Baş aşağı, baş yukarı,
uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları.
Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan
onlarda iniyorlar dibe doğru.
Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma.
Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası
ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi.
39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce
Münihli Hans Müller
Hitler hücum kıtası altıncı tabur
birinci bölük
dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi.

Münihli Hans Müller
üç şey severdi:
1-Altın köpüklü arpa suyu
2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna.
3-Kırmızı lahana.

Münihli Hans Müller için
vazife üçtü:
1-Çakan bir şimşek
gibi mafevke selam vermek.
2-Yemin etmek tabancanın üzerine.
3-Günde asgari üç çıfıt çevirip
sövmek silsilelerine.

Münihli Hans Müller’in
kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı:
1-Der Führer.
2-Der Führer.
3.Der Führer.

Münihli Hans Müller
sevgisi, vazifesi ve korkusuyla
39 ilkbaharına kadar
bahtiyar
yaşıyordu.
Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli
Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli
Anna’nın
tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine
şaşıyordu.
Diyordu ki ona:
-Bir düşün Anna,
yepyeni bir manevra kayışı takacağım,
pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben.
Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin,
balmumundan çiçekler takacaksın başına.
Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz.
Ve mutlak
hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak.
Bir düşün Anna,
tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye
top, tüfek yapmazsak eğer
yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?

Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler
çünkü doğamadılar,
çünkü henüz, efendim, Anna’yla zifaf vaki olmadan önce
bizzat harbe girdi Hans Müller.
Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında
dibinde Atlantiğin
benim karşımda durmaktadır.
Seyrek sarı saçları ıslak,
kırmızı sivri burnunda esef,
ve ince dudaklarının kıyılarında keder.
Yanı başımda durduğu halde
yüzüme çok uzaklardan bakıyor,
İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler.
Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna’yı,
ve artık bir daha arpa suyu içip
yiyemeyecek kırmızı lahanayı.
Ben bütün bunları biliyorum, efendim,
ama o bütün bunları bilmiyor.
Gözü bir parça yaşlı,
silmiyor.
Cebinde parası var,
çoğalıp eksilmiyor.
Ve işin tuhafı
artık ne kimseyi öldürebilir
ne de kendisi ölebilir bir daha.
Şimdi şişecek birazdan,
yükselecek yukarıya,
sular sallayacak onu
ve balıklar yiyecek sivri burnunu.

Ben
Hans Müller’e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken
yanımızda peyda oluverdi
Liverpul Limanından Harri Tomson.
Gazgemilerinden birinde serdümendi.
Kaşları ve kirpikleri yanmıştı.
Gözleri sımsıkı kapalıydı.
Şişman ve matruştu.
Bir karısı vardı Tomson’un:
tavan süpürgesi gibi bir kadın,
tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz
ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz.
Bir oğlu vardı Tomson’un:
altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba,
tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa.
Tuttum Tomson’un elinden.
Açmadı gözlerini.
“-Vefat ettiniz” dedim.
“-Evet ” dedi, “İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için:
Canım isterse, harp içinde bile Çörçil’e sövmek hürriyeti
ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna.
Fakat değişecek hürriyette bu son bahis,
harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz.
Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri.
Adalet: ihtilalsiz.
Ben İngiliz İmparatorluğu’nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil.
Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim:
buna Kenterburi başpiskoposu
bizim tredünyonun reisi
ve karım razı değil.
Ay bek yur pardın.
İşte bu kadar,
nokta, son.”
Sustu Tomson.
Ve ağzını açmadı bir daha.
İngilizler fazla konuşmayı sevmezler,
hele hümoru seven ölü İngilizler.

Tomson’ la Müller’i yanyana yatırdım.
Şiştiler yan yana,
yan yana yükseldiler yukarı doğru.
Balıklar Tomson’u afiyetle yediler,
fakat dokunmadılar ötekisine,
Hans’ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan.
Hayvan deyip geçme, Hacıbaba,
sen de hayvansın ama
akıllı bir hayvan…

Nazım Hikmet’in, eşi Piraye’ye ithaf ettiği “Memleketimden İnsan Manzaraları”, 2. meşrutiyetten 2. Dünya Savaşı (1908 – 1945) sonrasına kadar çok geniş bir zaman dilimini kapsıyor. Nazım,  Anadolu’nun gerçeklerini, işçisini, çiftçisini, köylüsünü, kahramanlarını ve biraz da kendi yaşam öyküsünü bu kitapta destanlaştırmıştır. Düzyazı, şiir, senaryo tekniklerinin iç içe kullanıldığı Memleketimden İnsan Manzaraları, şiir, roman, öykü, oyun, senaryo, destan olmayan ve hepsini içeren yeni bir türün habercisi olmuştur. Nazım Hikmet eseriyle ilgili şunları söylüyor;

- İstiyorum ki okuyucu 12,000 mısrayı bitirdikten sonra vıcık vıcık insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun,
- İstiyorum ki bu insan mahşerinin konkre ifadesi okuyucuyla muayyen bir devirdeki, muhtelif sınıflara mensup Türkiye insanları vasıtasıyla Türkiye’nin muayyen bir tarihi devredeki sosyal durumunu anlatsın,
- İstiyorum ki ikinci planda, Türkiye cemiyetini çevreleyen dünya durum muayyen bir devrede- anlaşılsın,
- İstiyorum ki -nereden gelip, nerede olduğunu, nereye gidildiği? sualine, sahamın içinde azamî imkânlarla cevap verilsin 

Arama Kelimeleri:


Ben Senden Önce Ölmek İsterim – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM 

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun ki
içinde beni görebilesin
Fedakarlığımı anlıyorsun:
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sende ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi oradan atana kadar…
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak:
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
 Bu düzelir herhalde.

Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde ?
İçimden bir şey:
belki diyor.

 

Bu şiir, 18 Şubat 1945 yılında  Nazım Hikmet hapisteyken, eşi Piraye’nin kendisi için yazdığı bir şiirdir.
 

 

Arama Kelimeleri:


Vera İçin – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

VERA İÇİN

Bir ağaç var içimde
fidesini getirmişim güneşten.
Salınır yaprakları ateş balıkları gibi
yemişleri kuşlar gibi ötüşür.

Yolcular füzelerden
çoktan indi içimdeki yıldıza.
Düşümde işittiğim dille konuşuyorlar,
komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok.

İçimde ak bir yol var.
Karıncalar buğday taneleriyle
bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer
ama yasak, geçemez cenaze arabası

İçimde mis kokulu
kızıl bir gül gibi duruyor zaman.
Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş,
çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil

“Vera İçin”, Nazım Hikmet’in son eşi Vera Tulyakova Hikmet’e yazdığı şiirlerden birisidir.

Arama Kelimeleri:


Orkestra (Yeni Sanat) – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

ORKESTRA (YENİ SANAT)

Bana bak!
Hey!
Avanak!
Elinden o zırıltıyı bıraksana!
Sana,
üç telinde üç sıska bülbül öten
üç telli saz
yaramaz!

Bana bak!
Hey!
Avanak!
Üç telinde üç sıska bülbül öten
üç telli saz
dağlarla dalgalarla kütleleri
ileri
atlatamaz!

Üç telli saz
yatağını değiştirmek isteyen
nehirlerden:-
köylerden, şehirlerden
aldığı hızla,
milyonlarla ağzı
bir tek
ağızla
güldüremez!
Ağlatamaz!
hey!
hey!
üç telli sazın
üç telinde öten üç sıska bülbül öldü acından.
Onu attım
köşeye!
hey!
hey!
üç telli sazın
ağacından
deli tiryakilere
içi afyon lüleli
bir çubuk
yaptılar!

Hey!
Hey!
Dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi
dağ-lar-la
başladı orkestram!
Hey!
Hey!
Ağır sesli çekiçler
sağır
örslerin kulağına
Hay-kır-dı!.
Sabanlar güleşiyor tarlalarla,
tarlalarla!
Coştu çalgıcı başı,
esiyor orkestram
dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi
dağ-lar-la.

Nazım Hikmet, Rusya’ya gittiğinde serbest koşuk hakkında bilgisi olduğu için heceden geliştirdiği biçimle kendisine özgü bir serbest koşuk oluşturdu.  Nazım Moskova’dayken Konstrüktivizm ve Futurizm akımı çok yaygındı.  Onlar geçmişte olan her kurala karşı, her şeyi yeniden kurma amacını güdüyorlardı. Ancak dilin bütün olanaklarından yararlanarak yeni bir şiir biçimi oluşturmaya çalışıyorlardı. Bu anlayış Nazım’ın arayışına uygun düştüğü için bu akımdan etkilenmiştir ve “Yeni Sanat” şiirini yazmıştır.

Bu şiir denemedir. Fakat geleneksel sanatın kuralları ve hece ölçüsünün dar kalıplarının yeni yaşamı anlatamayacağını, yeni dünya için yeni bir şiirin olmasının gerekliliğini ustaca anlatır.

Serviliklerde – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

SERVİLİKLERDE

Hala servilerde ağlıyorlar mı ?

Bir inilti duydum serviliklerde
Dedim: burada da ağlayan var mı ?
Yoksa tek basına bun kuytu yerde,
Eski bir sevgiliyi anan rüzgar mı ?

Gözlere inerken siyah örtüler,
Umardım ki artık ölenler güler,
Yoksa hayatında sevmiş ölüler,
Hala servilerde ağlıyorlar mı?

“Serviliklerde”, Nazım’ın yayımlanan ilk şiiridir ve bu şiir Yeni Mecmua’da yayımlanmıştır. Şiir o dönemde hececiler çevresinde büyük ilgi görür. Artık Nazım hece şiirini kullanan bir şair olarak yazın ortamına girer.

Nazım’ın şiirlerini düzelterek onu geleceğe hazırlayan, aynı zamanda da O’nun bahriye mektebinde öğretmeni olan Yahya Kemal, şöyle söylüyor;

Nazım Hikmet , deniz kolejinde talebemdi. Bir gün ,bir şiirini getirdi. Tahsis ettim ve Mehmet Nazım imzası ile Yeni Mecmua’da neşrettim. Nazımın ilk intişar eden (yayımlanan) şiiri budur, Fakat bu şiiri ben o kadar tahsis ettim ki, adeta yeni baştan yazdığımı söyleyebilirim. Kendisi ritmi benden öğrendiğini her zaman itiraf etmiştir. Fakat Nazım Hikmet Şair değildir. Şiirleri, şiirden ziyade hitabete benzer; daha doğrusu hitabettir.

Arama Kelimeleri:


Gözlerimiz – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

GÖZLERİMİZ

Gözlerimiz
şeffaf
temiz
damlalardır.
Her damlada
demire can veren dehamızın
bir küçücük
zerresi vardır..

Şeffaf
temiz
damlalarıyla gözlerimiz
bir umman içinde o kadar birleşti ki,
kaynıyan suda buzu
nasıl eritirsiniz,
işte biz de
birbirimizde
öyle kaybolduk.
Yükseldi gözlerimizin şaheseri
demire can veren dehayı bulduk.

Şeffaf
temiz
damlalarıyla gözlerimiz,
bir umman içinde birleşmeseydi eğer,
her zerre
dağılsaydı başka bir yere,
dinamolarla türbinleri çiftleştirerek,
çelik dağları suda kof bir kelek gibi döndüremezdik..
Ve gözlerimizi yakan
gecenin ateşini
şamasız kibrit gibi söndüremezdik

  Bu şiir, Nazım’ın 1922′de yazdığı ve kitaplarına girmemiş olan bir şiiridir.

Nazım Hikmet (1901 – 1963 ); Yazdığı şiirler yüzünden yıllarca hapis yatan, ülkesinden kaçmak zorunda bırakılan ve vatan hasreti çekerek Moskova’da hayata veda eden bir şair…
Ülkesinde hep yargılandı, eserleri hep suç unsuru oldu ve yayımlatma fırsatı bulamadı. 1951′de askerlikten kaçtığı için bakanlar kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı. 1952′de polonya vatandaşlığına alındı. 1962 yılında da Nazım hikmet’e Sovyetlerbirliği pasaportu verildi. 58 yıl aradan sonra 06.01.2009′da Nazım hikmet tekrar T.C. vatandaşlığına alındı.

Arama Kelimeleri:


Meşin Kaplı Kitap – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

MEŞİN KAPLI KİTAP

Yaldızlı meşin kabı
Parçalanmış kitabı
Ay altında dün gece
Deli bir derviş gibi
Mumu sönmüş rahlesi yere devrilmiş gibi
Okudum saatlerce

Yaldızlı meşin kabın
Parçalanmış koynunda uyuklayan kitabın
Çevirdikçe küf kokan her sarı yaprağını
Sandımki eşiyorum bir mezar toprağını
İnce el yazıları canlandı birer birer

Masallarda çizilen yüzleri gösterdiler
İblis bir yılan oldu Adem Havvaya kandı
Kardeşini öldüren lanetli ruhu gördüm
Koca yahta bir gemi ummanlarda çalkandı
Ufuklardan güvercin bekleyen Nuh’u gördüm
İsmaili’in topuğu kumdan çıkardı zemzem
Tur-u Sina da Musa kaldırdı kollarını
Asasını vurunca yarıdı bahr-i kulzem
Buldu ben-i İsrail Kudüs’ün yollarını
Zekeriya zikrini
Bir sonsuz aha verdi
Doğdu İsa bikrini
Meryem Allah’a verdi
Kureyş-i Muhammed’e kucak açtı Medine
Bir ateş mezar oldu kerbela Hüseyin’e

Sayıfalar döndükçe bunlar hep birer birer
Doğrulup devrildiler
Ay battı güneş doğdu
Kalbimde ateş doğdu
Yaldızlı meşin kabı
Parçalanmış kitabı
Varsın gömülsün diye bir ebedi uykuya
Attım kör bir kuyuya

Yazık yazık bizeki asırlarca aldandık
Karanlıkta çizilen izleri görmek için
Görüp yüz sürmek için
Yazık yazık bizeki bir çırağ gibi yandık
Ne gökten necat geldi ne bir parça merhamet
Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammet
Sade bir satır dua bir tütsü buhur verdi
Masal cennetlerinin yollarını gösterdi
Ne beş vaktin ezanı ne anjelüs çanları
Zincirden kurtarmadı yoksul çalışanları
Yine biz köleleriz efendilerimiz var
Yine her melun taşı yosunlanmış bir duvar
Esir efendi diye koymuş da adlarını
İki bahta ayırmış arzın evlatlarını

Efendi işletiyor esir işliyor gene
Yine efendilerin gümüşlü sofrasından
Kar gibi ekmeğinden şarap dolu tasından
Kırıntı artık bile düşmüyor işleyene
Yine biz esir geçen her günün akşamında
Eve sade bir lokma ekmek getiriyoruz
Gece yağmur inlerken evimizin damında
Isınabilmek için güneşi bekler gibi
Birbirine sokulan hasta köpekler gibi
Yırtık yorganımızın altında titriyoruz
Çiftimiz balyozumuz sonsuz çalışmamızla
Asırlardır bağrında inleyen kazmamızla
Heyecana geldide kara toprağın kalbi
Kendini teslim eden taze bir kadın gibi
Çiçeklerle donandı dünya isimli ağaç
Biz bu ağacımızın dibinde ölürken aç
Efendiler gösterip sırıtan dişlerini
Birer birer topluyor bütün yemişlerini

Efendiler ağalar evliyalar keşişler
Ebedi karanlığın boğulsun kollarında
Artık temiz ruhların aydınlık yollarında
Sade bir din bir hak bir kanun varsa
O da işleyen dişliler

Nazım’ın 1921′de yazdığı bir şiirdir “Meşin Kaplı Kitap”. Bolu Sultanisi’nde öğretmen olarak görev alan Nazım Hikmet, Anadolu’ya ilk defa gelmiş ve halkın yaşadığı zorluk ve sefaleti ilk kez görmüştür. Anadolu’ya geçtiği sırada kendisine verilecek görevi beklediği İnebolu, Nazım’ın düşüncelerinin değişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Bolu’da görev yaptığı sırada bir takım insanların, din adına halkı sömürdüklerini de görmesi Nazım’ın görüşlerini iyice değiştirmiştir. Bu dönem yazdığı “Meşin Kaplı Kitap” düşüncelerindeki değişimi yansıtan şiirlerinden birisidir.

Arama Kelimeleri:


Ruhun – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

RUHUN

Ruhun, bir ırmaktır gülüm,
akar yukarda dağların arasından,

dağların arasından ovaya doğru,

ovaya doğru, ovaya kavuşamadan bir türlü,
bir türlü kavuşamadan uykusuna söğütlerin,

geniş köprü gözlerinin rahatlığına,

sazlıklara, yeşil başlı ördeklere,

düzlüklerin yumuşak kederine kavuşamadan,

kavuşamadan ayışığındaki buğday tarlarına,
ovaya doğru akar,

akar yukarıda dağların arasından,
bir yığılan bir dağılan bulutları sürükleyip,

geceleri iri iri yıldızları taşıyarak

dağbaşı yıldızlarını,

mavi güneşlerini de dağbaşı karlarının,

akar köpüklene köpüklene,

dibinde ak taşları kara taşlara karıştırıp,

akar akıntıya karşı yüzen balıklarıyla,

dönemeçlerde kuşkulu,

uçurumlarda düşüp şahlanarak,

kendi uğultusuyla deli divane

akar yukarda dağların arasından,

dağların arasından ovaya doğru,
ovaya doğru, ovayı kovalayıp

ovaya kavuşamadan bir türlü.

Nazım bu şiiri 1960′da Roma’da Joyce Lussu için yazmıştır.
Nâzım’ın Fransızca’dan okuduğu şiirlerine âşık olan Joyce Lussu, 1960′ların “Kızıl İtalya”sında, ünlü komünist lider Emilio Lussu’nun karısıdır. Emilio Lussu, ülkesinde kovuşturmaya uğradığı için ülkesinden kaçmış, Fransa’ya sürgüne gitmişti… Böyle bir dönemde Roma’da bir araya gelen Nâzım Hikmet ve Joyce Lussu birbirlerine aşık olurlar.
Joyce Lussu ve Nâzım Hikmet için bu birkaç aylık ilişki, birkaç yakın dost dışında, herkesten ölünceye kadar sakladıkları bir sır olarak kaldı… İkili, Rus ve İtalyan komünist partili arkadaşlarının tepkisinden çekiniyordu. Ancak bu ilişkiyi asıl imkânsız kılansa, Joyce Lussu’yu Fransa’da kocasının; Nâzım’ı ise İstanbul’da Münevver’in, Moskova’da ise Vera’nın beklemesiydi.
Joyce Lussu, Nâzım’ın sevdiği en güzel kadın olmuştu. Lussu,  Nazım’la ayrıldıktan sonra, Münevver’in ve oğlu Nazım Mehmet’in Türkiye’den bir yat ile kaçırılmasını sağlamıştı.

Arama Kelimeleri:


Kavanozdaki Yürek – Nazım Hikmet RAN

– QaOs

KAVANOZDAKİ YÜREK

Doktor Litman İmre’nin masasında
Bayan Çabai Yanoş’un yüreği
Birazcık kibirli, birazcık mahzun
Duruyor içinde bir kavanozun
Kayısı güllerinin arasında.

İncecik yarılmış ortasından
Yüreği Bayan Çabai Yanoş’un
Yarayı açan ne doktor?
Neşter mi?
Yoksa hasretlik mi?
Acı sözler mi?
Bir ağlayanı var mı, arkasından?

Otuzundaymış, baktım etikete
Bayan Çabai Yanoş’un yüreği?
Evli miydi?
Ne iş tutar Bay Yanoş?
Belki şimdi Rojakert’te oturmuş
Çekiyor akşamı seyrede ede

Duruyor kavanozda çırılçıplak
Bayan Çabai Yanoş’un yüreği
Bayan kaç kere böyle bir kaba
Reçel kaynatarak koydu acaba?
Elbet gazlı bezden değildi kapak.

Kendi gitmişse de içinde odanın
Bayan Çabai Yanoş’un yüreği
Almış da onu karşısına doktor
Sırlarına ermeye çalışıyor
Belki bir damarın, belki bir sevdanın.

Akıllı bir doktorun masasında
Bayan Çabai Yanoş’unki gibi
Yüreğimiz, güllerin arasında
Bizlerden sonra da faydalı olsun
İçinde tertemiz bir kavanozun

Kalp rahatsızlığı olan Nazım Hikmet, Budapeşte yolculuğu sırasında rahatsızlanır ve Dr. Litman İmre’ye gider. Doktor muayenesini yaparken, Şairin gözü masanın üzerindeki kavanoza takılır. kavanozda bir insan kalbi vardır. Nazım, kavanozun üzerindeki etiketten, ilaçlı su içindeki kalbin bir kadına ait olduğunu anlar ve o kadar etkilenir ki, 06 Eylül 1955 günü Budapetşte’de “Kavanozdaki Yürek” şiirini yazar.

 

Arama Kelimeleri: